Gezegen Sağlığı

 

Lancet Dergisinin 8 Mart 2014 tarihli sayısında aralarında derginin editörü Richard Horton’un da bulunduğu altı bilim insanı bir manifesto yayınladı(1). Manifesto, gezegenin sağlığını gözetmeden insan sağlığını korumanın artık mümkün olmadığını belirterek sağlık çalışanlarını, halk sağlıkçılarını, politikacıları, uluslararası örgütleri, akademisyenleri, kendi sağlığını ve yeni nesillerin sağlığını önemseyen herkesi bu amaca yönelik eyleme geçmeye çağırıyordu. Sınırsız bir büyümenin mümkün olmadığını, eşitsizliklerin giderek arttığını söylüyor; karşı karşıya olduğumuz risklere karşı değerlerimizde ve uygulamalarımızda ivedi dönüşümlere gerek olduğunu belirtiyordu.

Bundan yaklaşık bir yıl sonra Gezegen Sağlığı Komisyonu “Safeguarding Human Health in the Anthropocene epoch” başlıklı bir yazı yayınladı(2). Yazının başlığındaki “antroposen” sözcüğü Nobel ödüllü atmosfer kimyacısı Paul Crutzen’in ikibinlerde ortaya attığı; insanların gezegen üzerindeki etkileri nedeniyle holosen çağının kapanarak yeni bir çağa girdiğimize yönelik ifadesine bir gönderme yapıyordu(3). Bu yeni çağ aslında insan sağlığının tarihte görülmedik oranda iyileştiği bir döneme denk geliyor. Örneğin, 1950-1955 ile 2005-2010 dönemleri beklenen yaşam süresi 47 yıldan 69 yıla çıkmış, beş yaş altı çocuk ölüm hızı ise her bin canlı doğumda 214’den 59’a düşmüş, artan nüfusa karşın yoksullukta dünya ölçeğinde azalma olmuştur(2).

Bu başarılar halk sağlığı, sağlık hizmetleri, eğitim, insan hakları, tarım, alt yapı ve teknolojideki büyük ilerlemelerin bir sonucudur. Gezegenimiz ekolojik ve biyofizik sistemleri ile bu gelişmeyi desteklemiş; insanların temiz hava, gıda, içilebilir su ve enerji gibi yaşamsal öneme sahip kaynaklara erişimini sağlamıştır. Ancak, bu kaynaklar sınırsız değildir ve insan etkinlikleri sonucunda tüm gezegeni içine alan çevresel değişiklikler ortaya çıkmakta; gezegen insan sağlığını destekleme gücünü giderek yitirmektedir. Havanın kalitesinin düzenlenmesi, suların arındırılması gibi ekosistemler tarafından sağlanan hizmetlerin en az %60’nın bozulduğu ya da sürdürülebilirliğini yitirdiği bildirilmiştir.

 
 

İnsan Etkinliklerine Bağlı Çevresel Değişiklikler

 

İnsan etkinliklerine bağlı çevresel değişikliklerin başında iklim değişikliği gelmektedir4. Fosil yakıtların taşımacılıkta, evlerde, tarım ve endüstride kullanımı ile ortaya çıkan sera gazları ısının hapsolmasına neden olarak küresel ısınmaya yol açmaktadır. Araştırmalar temel sera gazları olan karbon dioksit, metan ve nitröz oksitin son 800.000 yılın en yüksek düzeylerine çıktığını göstermektedir. Ortalama küresel yüzey sıcaklığı 1880’den bu yana 0.8 oC artmıştır. Sıcaklık artışının 21. yüzyılın sonunda 2.6-4.8 oC arasında olacağı öngörülmektedir. Buna bağlı olarak aşırı sıcaklar, aşırı yağışlar, bazı bölgelerde ise kuraklığın ortaya çıkacağı; sonuçta bitki ve hayvan popülasyonlarında gerek sayısal gerekse de tür dağılımı yönünden önemli değişiklikler oluşacağı öngörülmektedir. Sıcaklık artışının etkilerinden biri de buzulların erimesi ve buna bağlı deniz düzeyinin yükselmesidir. Buna bağlı olarak sahil şeritlerinin oturulamaz hale geleceği, buralardaki tarım alanlarının yitirileceği düşünülmektedir.

 
Okyanuslar atmosferdeki karbon dioksiti absorbe ederek sera gazı etkisini bir ölçüde azaltırken, hafif alkalik olan deniz suyu pH’ı, bu etkileşim sonucunda giderek asidik hale gelmektedir. Yirmibirinci yüzyılın sonunda denizlerdeki asidifikasyonun %170 artacağı öngörülmektedir. Asidifikasyon deniz hayvanlarının üremesini bozmakta, mercanların ölümüne ve kabuklu deniz hayvanlarının kabuklarını oluşturmada sorunlar yaşamasına neden olmaktadır. Bu tür etkilerin besin zinciri üzerinde geri dönüşümsüz sonuçlara yol açması ve buna bağlı bir çok canlı türünün yok olması kaçınılmazdır.
Yeraltı suları içilen su kaynaklarının yaklaşık yarısını sağlamaktadır. Kullanım yeraltı sularının kendilerini yenileme hızının çok üstünde olduğundan bazı bölgelerde şimdiden su sıkıntıları boy göstermiştir. Bu kaynakların çoğu tarımsal amaçlarla kullanılmaktadır. Dolayısıyla su sıkıntısının tarım üzerinde ciddi etkilerinin olması beklenmektedir. Su kaynaklarının kimyasal ajanlarla kirlenmesi de kullanılabilir suların giderek azalmasına neden olmaktadır.
Yalnızca ABD, Kanada ve Meksika’nın 2009 yılında çevreye saldıkları kimyasal miktarı 4.9 milyon ton dolayında olup bunun 1.5 milyon tonu toksik, karsinojenik ve üreme üzerine olumsuz etkileri olan kimyasallardan oluşmaktadır (6). Kimyasal kirlenmenin başlıca kaynakları arasında tarımda kullanılan pestisitler, çimento üretimi ile ilişkili ağır metaller, elektroniklerin geri dönüşümü sırasına açığa çıkan dioksinler ile tekstil ve ilaç sektörlerinde kullanılan kimyasallar sayılabilir. Kimyasallar insan sağlığı üzerine doğrudan (toksisite, kanser oluşumu, üreme ve gelişim durdurucu) etkidikleri gibi ekosistem işlevlerini etkileyerek dolaylı yoldan da (toksik maddelerle kontamine olmuş besin zinciri, vb) etkilemektedir.
Yapılan çalışmalar 2000 yılından bu yana 2.3 milyon km2 ormanlık alanın yok edildiğini göstermektedir. Her yıl 10.000 ile 25.000 km2 toprak bu tür etkinlikler sonucu bozulmakta ve giderek çölleşmektedir. Çölleşmenin %55’i insanlara bağlıdır. Toprak kalitesindeki bozulma gıda güvenliğini tehdit etmekte, sellere neden olmakta ve biyoçeşitlilikte azalmaya neden olmaktadır (5). Toprak aynı zamanda atmosferdeki karbonu tutarak, sera gazı etkisini azaltmaktadır. Tarım yapılan topraklar doğal ekosistemlere göre %25 ile %75 daha az karbon tutabilmektedir. Ayrıca, tarımda giderek artan oranda nitrojen ve fosfor temelli gübreler kullanılması gerek toprakta gerekse de bunların karıştığı su sistemlerinde ciddi ekolojik sorunlara neden olmaktadır.
Doğadaki tür çeşitliliği (özellikle mikroorganizma düzeyinde) tam olarak bilinmese de , bilinen türlerdeki yok olma hızı korkutucu boyutlara ulaşmıştır. Biyoçeşitlilik üzerine en büyük tehditler doğal yaşam alanlarının ortadan kalkması, biyolojik kaynakların aşırı tüketimi (balıkçılıkta aşırı avlanma, vb), nitrojen ve fosfor kirlenmesi, yabancı türlerin istilası, iklim değişikliği ve okyanusların asidifikasyonudur. Biyoçeşitlilik ekosistemlerin dengesinin ve dolayısıyla bunlar tarafından sağlanan temiz gıda ve su kaynakları gibi hizmetlerin sürdürülmesinde, gezegen ölçeğinde ise iklimin düzenlenmesinde ve çevrenin kirleticilerden arındırılmasında yaşamsal öneme sahiptir. Yapılan çalışmalar balık kaynaklarının en az %90’nın tüketildiğini, türlerin yok olma hızının fosil kayıtlarına göre 100 kat arttığını, omurgalıların son 45 yılda sayılarının en az yarı yarıya azaldığını göstermektedir.
   

Çevresel Değişikliklerin Sağlık Üzerine Etkileri

 

Çevresel değişiklikler ekosistemleri bozarak, bunlar tarafından sağlanan hizmetleri etkilemektedir. Bu hizmetler arasında ekosistemlerin insanlara sağladığı gıda, su, yakıt, ilaç ve yeni kimyasal bileşikler gibi tedarik hizmetleri; iklim, su, polinasyon, hava kalitesi, hastalıkların ve erozyonların düzenlenmesi gibi düzenleyici hizmetler ile estetik, kültürel, rekreasyonel ve manevi boyutları içeren kültürel hizmetler ile yaşam alanlarının desteklenmesi, biyoçeşitliliğin sürdürülmesi, toprak oluşumu gibi destekleyici hizmetler bulunur.

Bunların ilki seller, aşırı sıcaklar, susuzluk, toprak kaymaları, ultraviyole ışınlara ve kimyasal kirleticilere maruz kılma gibi dolaysız etkilerdir. Son 30 yılda 1.6 milyar insanın kuraklıktan, yaklaşık 700 milyon insanın da fırtınalardan etkilendiği tahmin edilmektedir. 2050 yılında 50 ile 350 milyon insanın iklim değişikliklerine bağlı nedenlerle göç etmek zorunda kalacağı öngörülmektedir. Bunun şiddet olaylarını arttıracağı da açıktır. Kimyasal maddeler insanlara bunların bulaştığı su ve gıdaların sindirim yoluyla alınması, solunması, deri teması, anneden çocuğa gebelik sırasında plasenta veya doğum sonrası emzirme yoluyla geçebilir. Çocuklar özellikle bu tür etkilere daha açıktır. Kurşun, civa gibi ağır metallere bağlı veya üreme-gelişme üzerine etkili kimyasallara bağlı sorunlar özellikle çocuklarda ortaya çıkar.
Gıda ürünlerinin hem miktar hem de besleyici özelliklerinde azalmaya bağlı beslenme ve gelişme sorunları bunlar arasında yer alır. Örneğin, atmosferde karbon dioksit konsantrasyonlarındaki artışın buğday ve pirinç gibi tahıl ürünlerinde ve baklagillerde çinko, demir ve protein içeriğinde azalmaya neden olacağı bildirilmiştir 7. Çevresel değişikliklerden etkilenecek diğer bir alan da enfeksiyon hastalıklarıdır. Bunlar arasında ishalle seyreden bulaşıcı hastalıklar ile zoonotik ve vektörle bulaşan hastalıklar öne çıkmaktadır. Tedavi ve koruyucu önlemlere karşın 2040 yılında ishalle seyreden hastalıklarda küresel olarak %8-12 arasında artış olacağı öngörülmektedir. Ormanların yok edilmesi ile sivrisineklerin üremesinin kolaylaşacağı ve dolayısıyla sıtma gibi vektörlerle bulaşan hastalıklarda artış olacağı tahmin edilmektedir.
Vahşi hayvanların yaşam alanlarına girilmesi, bu hayvanlardaki bazı virüslerin insanlara bulaşmasına neden olabilmektedir. Yakın tarihte yaşanan SARS salgını bu riskin tipik bir örneğidir. Ekosistemlerin yok edilmesi estetik ve kültürel yoksullaşmaya da neden olmaktadır. Avusturalya’da 10 yıl kadar süren kuraklık döneminde kırsal kesimde yaşayanlarda anksiyete, depresyon ve intihar girişimlerinde artış olduğu bildirilmiştir (8).Çevresel değişikliklerin insan sağlığı üzerine olan etkileri dolaylı olabilir. Bunlar arasında kentlere göç ve buna bağlı gecekondulaşmada artış, çatışmalar ve uyum sorunları sayılabilir.
 

Gezegen sağlığı kavramı ve yapılması gerekenler

 

Gezegen sağlığı kavramını oluşturan temel ögelerden biri “ekolojik halk sağlığı” modelidir. Tim Lang ve Geof Rayner tarafından ortaya atılan bu modelin temel savı, sağlığın doğal dünyanın ve sosyal yaşamın başarılı bir şekilde bir arada olmasına bağlı olduğudur 9. Bu modelin getirdiği önemli bir kavramsal değişiklik, sağlığın korunması ve geliştirilmesinde sadece sağlık sektörünün değil farklı sektörlerin de sorumluluk alması gerekliliğine işaret etmesidir. Gezegen sağlığı bu bağlamda insan uygarlığının ve uygarlığın üzerinde yeşerdiği doğal sistemlerin sağlığıdır1,2. Doğal sistemlerin sürdürülebilirliği sağlanmadan insan sağlığının korunamayacağı açıktır. Bunun için kavramlarda (örneğin, kalkınmanın sadece Gayrisafi Yurtiçi Hasıla gibi göstergelerle değil çevresel göstergelerle de ölçülmesi), bilgilenmede (örneğin tıpta sosyal ve çevresel belirleyicilere önem verilmesi, transdisipliner araştırmalara kaynak aktarılması) ve uygulamalarda (kurumların ve devletlerin tehditleri nasıl algıladığı ve yanıt verdiği, sürdürülebilir kalkınma, teknoloji kullanımı, vb) değişime gerek vardır 2.

İzmir Ekonomi Üniversitesi Tıp Fakültesi gezegen sağlığı ve bunun insan sağlığına olan etkileri konusunda eğitim ve araştırma yoluyla öğrencilerinde ve toplumda bir farkındalık oluşturmayı hedeflemekte ve bunu akademik sorumluluğunun bir parçası olarak görmektedir.

Kaynaklar
  1. Horton R, Beaglehole R, Bonita R, Raeburn J, McKee M, Wall S. From Public to Planetary Health: A Manifesto. Lancet 2014; 383; 847.
  2. Whitmee S, Haines A, Beyrer C, et al. Safeguarding Human Health in the Anthropocene epoch: report of The Rockefeller Foundation- Lancet Commission on planetary health. Lancet 2015; 386: 1973-2028.
  3. http://www.smithsonianmag.com/science-nature/what-is-the-anthropocene-and-are-we-in-it-164801414/ (erişim tarihi 30 Nisan 2017)
  4. https://climate.nasa.gov/evidence/ (erişim tarihi 30 Nisan 2017)
  5. Lal R. Soil carbon sequestration impacts on global climate change and food security. Science 2004; 304: 1623–27.
  6. UNEP. Global chemicals outlook—towards sound management of chemicals. 2013. http://www.unep.org/hazardoussubstances/Portals/9/Mainstreaming/GCO/The%20Global%20Chemical%20 Outlook_Full%20report_15Feb2013.pdf (accessed Dec 23, 2014).
  7. Myers SS, Zanobetti A, Kloog I, et al. Increasing CO2 threatens human nutrition. Nature 2014; 510: 139–42.
  8. Albrecht G, Sartore GM, Connor L, et al. Solastalgia: the distress caused by environmental change. Australas Psychiatry 2007; 15 (suppl 1): S95–98.
  9. Lang T, Rayner G. Ecological public health: the 21st century’s big idea? An essay by Tim Lang and Geof Rayner. BMJ 2012;345: e5466.